twitter
    What I think, What I do

Showing posts with label Politika. Show all posts

Kaybolan Yıllar

Kaybolup giden insan hayatları, kaybolup giden yıllar...

1000 gün oldu Mustafa Balbay'ın tutuklandığı günden beri. 1000 gündür özgürlüğü elinden alınmış bir adam, babaları ellerinden alınmış bir aile...

Bir siyasi dava...

Kaybolup giden hayatlar...

4 yaşında, babasını sadece görüş günleri, ayda 45 dakika görebilen bir çocuk.
Babasının hasretiyle büyüyen bir çocuk.

Kocasını görmek isteyen bir kadın.

Arkadaşıyla oturup rakı içmeyi, "Ne olacak bu memleketin hali" demeyi özleyen arkadaşlar...

**

Bir gün gelecek, artık 4 duvarın dışına çıkabilirsin denilecek..

Dışarı çıkacak, temiz havayı içine çekerek
Belki İstanbul boğazına bakarak bir çay içmek isteyecek
Belki de gidip Cumhuriyet gazetesine arkadaşlarıyla şakalaşmak
Sahilde karısıyla beraber yürüyecek, oğluyla top oynayacak
Ankara'da bir meyhanede oturup rakısını içecek

Bir gün bir başbakan çıkacak
Siyasi nedenlerden insanların hayatlarını kararttık
Özgürlüklerini ellerinden aldık diyecek

Özür dileyecek

ama

ama

Peki Önemli olan "O An" değil miydi hayatımızda

Peki Kaybolup giden yıllarını geriye kim verecek?





Türkiye garip. Vapurlar filan...

Hayat ne kadar garip, vapurlar filan.. 

"Fi tarihinde sevgili erdem bey tarafından bir şaşkınlık anında kuruluvermiş cümledir. lakin öyle manidar durup da alttan alttan boş ve dahi gereksiz bir tümcedir ki,bu durum cenkerdem tarafından da çevikçe farkedilip pek sık kullanılır bir hal almasına neden olmustur sözkonusu tümcenin..üstelik cenk bey her fırsatta erdem beyın yuzune huykurur bu sözü..-hayat ne garip di mi erdem bey,otomobiller falan.." diye bir yazı çıkıyor ekşisözlük'te karşımıza.

"Türkiye garip. Vapurlar, depremler, terör, siyasiler, bölünme korkusu, ırkçılık, fakirlik, adaletsizlik. Herşeye rağmen yaşamaya çalışmak"


Son birkaç haftada Türkiye gündemi o kadar hızlı şekilde değişti ki günden güne, yabancı arkadaşlarım Türkiye ile ilgili bir soru sorduklarında bir hafta öncesinde olan bir olayı biz çoktan unutmuş oluyoruz.

Türkiye hiç olmadığı kadar 2 kutuplu hale geldi hemen her konuda. Daha önce hiç duymadığımız kadar Kürt Türk ayrımı duymaya başladık. Geçtiğimiz hafta resmi rakamlara göre 24 şehit verildi, birçokları ise bu sayının 80'in üzerinde olduğunu söylüyor. Tabi 1 şehit, 24 şehit yada 87 şehit arasında herhangi bir fark bulunmuyor. Herkes haberlerde izliyor, eğer şehit sayısı 1 ise üzülmemek için kanalı değiştiriyor, 5 ise kızıp küfür ediyor, 24 olunca Facebook profil fotografını değiştiriyor, değiştirmeyenlere kızıyor ama 1 hafta sonra herkes kendi hayatlarına dönüyor. Yine ateş düştüğü yeri yakıyor, o çocukların aileleri çocuklarının fotograflarını salonlarının en güzel yerine asarken siyasiler kendi kavgalarına dönüyorlar.

Başbakan basını topluyor. Konu ile ilgili haber yapmayın diyor. Basın da hayhay diyor.

Bazıları soruyor. Neden terörist ataklar önceden belirlenemedi, bu kadar kolay mı 8 ayrı noktada eş zamanlı operasyon yapmak TSK'ya karşı.. Meğer Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı terör örgütü üyesi olmaktan tutuklanmış, görevinin başında değilmiş.

Adalet her zaman öyle işlemiyor. Aynı hafta içinde yoksullara yardım etmek için toplanan yaklaşık 15 Milyon lira parayı afiyetle yiyen Zahit Akman ve 5 arkadaşı "3 aydır tutuklular, fazlası ceza olur" kararıyla serbest bırakılıyor.

Unutmadan bugün itibariyle Tuncay Özkan'ın tutuklanmasının 37. ayını da kutlayabiliriz. Tabi kimin kaç ay tutukluluk süresinin ceza olacağı bünyeye göre farklıdır.

Bakanlar Kurulu bakıyor bütçe açığı var. Düşünüyorlar ne yapsak. Fikrim geldi diyor birisi. Alkolden sigaradan aldığımız vergilerden vergi alalım. Zaten sigara içmesinler, içkiyi de az içsinler, içecek yer de kalmadı pek...

Başbakan diyor ki "Ferrari'ye değil, Fiat'a binsinler". Fiat'ın fiyatına da zam gelmiş. Yunanistan olmamamız için herşey...

Başbakan'ın 80 yaşındaki annesi ölünce 1 hafta yarışma programına ara verenler, üzüntülerinden dokağa çıkmayanlar gencecik askerler şehit olunca duyarlılığını kaybediyorlar. 

Depremler oluyor. Depremde insanlar ölüyor, yardım kampanyaları başlıyor, o sırada birisi çıkıyor diyor ki "Güzel oldu, sırada doğudaki diğer şehirler". 

Sanatçılar çıkıyor diyorlar ki ölen PKK'lılara üzülüyorum, BDP'li Belediye Başkanı teröristlerin taziyesine gelinmiyor diye kızıyor. 1 hafta sonra terörist taziyesine gitmeyenlere kızan Başkan yardım gönderin diyor.

Bu arada İsrail Başkanı bölgeye yardım etme teklifi ile arıyor Cumhurbaşkan'nı. Teşekkür ediyor, ülke dışından yardıma İnşallah ihtiyacımız olmaz diyor Cumhurbaşkanı.

İnsanlar ölüyor bu ülkede, insanlar yoksul, insanlar anlamıyor birbirini, insanlar sevmiyor birbirini, insanlar mutlu değil... 

Evde üşüyorum, hava soğumuş. Üzerime battaniye alıyorum, kaloriferi yakıyorum, geceyi dışarıda geçirecekler deprem bölgesindekiler yada sabaha sağ çıkıp çıkmayacağını bilmeden operasyona giden askerler.

Türkiye garip çok değişkenli.

Özellikle bu sene herşey mi üst üste geliyor?
Yoksa 2011 lanetlenmiş mi?
2012 olsa herşey düzelir mi ?
Yoksulluk biter, barış olur mu?

İnsanlar ölürken, acılar çekilirken hayattan zevk almak suç mu ?
Ne kadar iyilik yapmamız gerekiyor yatağa rahat girmemiz için?

Deprem bölgesine cep telefonu ile yollanacak bir mesaj rahatlatır mı içimizi yada Facebook profil resmimi değiştirsem dindirir mi acılı annelerin acısını ?

Kaç para bağışlamamız lazım içimizin rahat etmesi için Afrika'nın ücra köşesinde yatağa aç giren bir tane bile çocuk varsa...

Peki dünya güzel mi hala...




Parasız Eğitim isteyen Türk ve Şili'li öğrenci

Parasız eğitim isteyen Şili'li öğrencilerle Türk öğrenciler arasındaki 7 farkı ben bulamadım. Aranızda bulanınız var mı ?

Şili'de lise ve üniversite öğrencileri 4 ay boyunca ücretsiz eğitim almak istedikleri gerekçesiyle gösteriler düzenlioyorlar. Gösterilerin sonunda öğrenci temsilcileriyle Başbakan buluştular.

Öğrenciler taleplerini hükümete bildirdiler. Öğrenci temsilcileri, başbakanın okullarınıza geri dönün uyarılarını kabul etmeyip, önümüzdeki hafta  hükümet yetkilileri tekrar görüşmek üzere toplantılara ara verdiler. Öğrenciler ücretsiz eğitim taleplerini karşılaması için hükümete direnmeye devam edecekler.


Haber

İleri demokrasinin beşiği ülkemizdeki öğrenci protestolarına hükümetin verdiği cevap hala aklımızda. Ancak ülkemizde öğrencilerin haklarını savunmak için meydanlara indiği her gösteri "birkaç anarşistin provokasyonu" olarak gösteriliyor. Sonunda öğrenciler yaptıkları gösterilerden dolayı eğitim hakları ellerinden alınıp, onlarca yıl haspis istemiyle yargılanıyorlar.

Peki burada suçu kimde aramalıyız ?

Karşısında duran, politikalarını beğenmeyip en doğal hakları olan protesto hakkını kullananlara karşı hemen biber gazı ve haksız adalet ile karşı gelen AKP hükümetini mi ?

Sesini yükselten her gruba anarşist damgasını vuran Türk halkını mı ?

Yeterince direnemeyip güçlü bir şekilde hükümetin karşısına çıkamayan bizleri mi ?

Türkiye ekonomisi büyüyor...
Türkiye dünyanın en büyük 20 ekonomisinden biri haline geldi...
Orta Doğu'da büyük bir sempatiye ve güce sahibiz...

Peki birey olarak benim buradan çıkarım ne oldu, son 9 yılda Türkiye'de neler olumlu yönde değişti, ben iyi eğitim almış bir birey olarak Türkiye'de yaşamak istiyor muyum sorularının cevabını aradığım zaman cevap vermek kolay olmuyor malesef ki...






Seçim 2011 Kaybedeni

Seçimler geldi geçti. Bel altı politikalar, terbiye sınırlarını aşan politikacılar, şehrin her tarafını kaplayan posterlerle liderler evimizin bireyi gibi olmuşlardı.


Recep Tayyip Erdoğan bir seçimi daha kazandı. Bireysel olarak korkularım çok ama halkın yarısının verdiği kararı aptallık olarak nitelendirmek aptallık olacaktır. 4 sene daha halk verdiği kararın vebalini sırtlanacak, hala mutluysa bir sonraki seçimde belki 2/3 oranında oy verecekler yada fazla güçlenen bu lidere dur diyecek siyaset sahnesinin dışına alacaktır. Tabi ki devletin kurumları izin verirse...

Neyse zaten konu ile ilgili fikirlerim bol, ben bile bazen içinde kayboluyorum, neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar veremiyorum.

Bu seçimlerde benim için en büyük ayıp ve kayıp Kılıçdaroğlu ve CHP Merkez Yürütme Kurulu tarafından yapılmıştır. Aynı suçtan yargılanan, siyasi bir davanın kurbanı 2 arkadaşı birbirinden ayırmışlardır.

Mustafa Balbay Silivri'deki hücresinden çıkarken CHP'den aday gösterilmeyen Tuncay Özkan bağımsız aday olarak seçimlerde yerini almış, birçok kişinin oy vermeyi istemesine rağmen CHP oylarını bölmek istememeleri nedeniyle belki de aylarca daha bir hücrede tutuklu olarak yargılanmaya devam edecektir.

Kılıçdaroğlu ve CHP verdikleri karar neticesinde oluşan tabloda umarım vicdanları rahat uyuyabilirler.

Bana göre bu tablo kaybedenin CHP olduğu bir tablodur...



Tuncay Özkan'dan Mektup Var

Tık o şehir, tık bu şehir, ha bire miting yapılıyor. Parti liderleri anlatıyor. Ahali dinliyor. Televizyona bakıyorsun, bi mebus adayı konuşuyor, zaplıyorsun, bi başka mebus adayı, ahali seyrediyor. Radyoyu açıyorsun, oradalar, gazeteyi okuyorsun, gene oradalar. Harika.
*
Benim oyum Tuncay’a.
*
Miting yapamıyor.
Ekrana çıkamıyor.
Radyolarda yok.
Gazetelerde yok.
Böyle demokrasi olur mu?
*
(Merak edenler için parantez açayım, Tuncay Özkan’ı tanımam, hayatım boyunca yan yana gelip konuşmuşluğumuz yok. Ancak, henüz mahkeme kararıyla mahkûm olmamış birinin suçlu ilan edilmesi ne kadar yanlışsa... Aynı koğuşta aynı suçlamayla yatan iki kişiden birini aday yapıp, öbürünü yapmayıp, toplum nazarında suçlu ilan etmek de o derece yanlış. Bana göre tabii. Üstelik, mebus olursa, davası düşmeyecek, suçlu bulunursa, cezasını çekecek. Tutuklunun aday olması, hapishaneye tünel kazmak değil midir derseniz... Onu bana değil, YSK’ya söyleyeceksiniz, adaylığına izin verildiğine göre, tünel varsa, kazan YSK.)
*
Dolayısıyla, İstanbul Anadolu yakası bağımsız mebus adayı Tuncay Özkan “miting yapsa, ne der” diye merak ettim, kızı Nazlıcan’dan rica ettim, babasından mektup getirdi. Buyrun...
*
“Söz veriyorum. Oyunuzun hakkını vereceğim. Güveninizi boşa çıkarmayacağım. İddia ediyorum, 13 Haziran’da içinde yer alacağım Meclis’te hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”
*
“Durumum şudur. Tecritteyim. Beş adım uzunluğunda, bir adım genişliğinde, hücredeyim. Bir başımayım. 32 aylık tutuklulukta, 84’üncü günümü yalnızlık kafesinde tamamladım. Kapının mazgalı yok. Günde üç kez açılıyor. Birkaç dakikadan fazla açık kalması yasak.”
*
“5 Mayıs günü, irkildim. Hücrede biri var... Geriye sıçradım. Meğer, gölgemmiş. Aynaya yöneldim. Fark ettim ki, uzun zamandır bakmamışım. Yüzüm değişmiş. Saçlarım kırdı, bembeyaz olmuş. Sonra kızdım kendime, ne olacaktı ki, kızım 15’indeydi, geldi 18’ine.”
*
“İnsanın ruhu gezmeye çıkıyor hücre dışına, umutla... İnancım yerli yerinde. Hıdrellez yazıyordu o gün gazetelerde... Tamam dedim, çoğu gitti azı kaldı, Hızır uğradı hücreme.”
*
“Oturdum, şiir yazdım.
Adı Hıdrellez...
İlk iki mısra:
Hasretimize bir dilek tut,
bana yasak...”
*
“Herkesi hasretle selamlıyorum. Dileğim, bağımsız milletvekili seçilip, TBMM’de halkın sesi olmak... 13 Haziran sabahı özgürlüğün dolduracağı meydanlarda buluşmak üzere, sevgilerimle.”

Köşe Mitingi - Yılmaz Özdil



Dokanma!!!


Geçen hafta (15 Mayıs 2011, Pazar) İstiklal caddesi'ndeydik. Çok büyük bir kalabalıkla beraber Sansüre karşı yürüyüşe katıldık. Yandaşlara göre 200, biraz matematik bilenlere göre yaklaşık 40.000 kişinin katıldığı benim İstiklal caddesinde gördüğüm (1 Mayısları dışarıda tutuyorum) en büyük çaplı gösterileriydi.

Genelde internet kullanıcılarının oluşturduğu büyük bir kalabalık vardı. Yani genç bir kitle vardı farklı profillerden gelen. Büyük çoğunluk interneti kullanıp yasaktan direkt olarak etkilenecek kitleydi. Zaten bir ülkeden yasaklanan herhangi bir şeye karşı çıkmamak, bilakis savunmak bizleri Alman rahibin durumuna düşüreceğinden tepkisiz kalmamamız gerekiyor.

Tam bunları söylerken aklıma Akif Baki'nin yazdığı yazı geldi. Sadece iktidara yaranmak için yasakları savunan bir kitle de var karşımızda. Merak ettim, acaba yazdığı bu yazıya acaba kendisi biraz da olsa inanmış mıdır?

Bundan sonra örgütlenmeye devam etmemiz, sadece bir protesto ile kalmadan devam etmemiz önemli.
"Durmak yok, yola devam"
V For Vendetta



"İnternetime Dokunma" Yürüyüşü




İnternete filtre koyun dedim olacak

İnternete filtre koyun dedim olacak. Herkes koyun olacak... Bir gün herkes Türk olacak, hatta herkes Müslüman da olacak.

Ne olacak önemli değil ama herkes tek tip olacak, sormayacak, sorgulamayacak. Ortaçağ skolastik düşüncesi geriye gelecek. Onunla beraber ülkeler de geriye gidecek ama biz önleyelim, toplum yozlaşmasın, gayri-meşru çentleşmeler olmasın, herkesin 3 çocuğu olsun ama kimse tanımadığı insanlarla konuşmasın.


".....günümüzde bu bilgisayar oyunları filan, o internet kafeler filan oralarda olan şeyler, o mevzununda böyle bağlayıcı kanunu kuralı yok ve insanlarda tahdit koyamıyorlar o mevzuda. belli anahtarlarla sadece girilmesi gerekli olan yerlere girme gibi bir tahdit getiremiyorlar. çok ciddi problemler oluşuyor. bağışlayın gayri meşru çentleşmelerden(?) alın da bu mevzuda fuhşiyata münkerata gitmeye kadar..."



İnternet Yasaklarının Suçlusu Benim

Dünya küreselleştikçe, insanlar bilgiye daha kolay ulaşmaya başladıkça dünya yasakların arttığı, özgürlüklerin daha kısıtlandığı bir yer haline geliyor.

Devletler ve devletlerin başındaki iktidar sahipleri artık rahatça yönetemedikleri, daha bilgili, araştırdığı zaman yapılan her türlü yolsuzluğa, yalana ulaşabilen, hafızalarını yönetemeyenler için bilgisayarların olduğu dünyada bu gelişmelerden çok da mutlu değiller gördüğüm kadarıyla.

Özellikle iktidar hırsının yüksek olduğu, iktidarın uzun yıllar boyunca belli zümrelerce yönetildiği ülkelere baktığımızda bu ülkelerde halkın yavaş yavaş farkında bile olmadan tepkilerini dile getirdikleri, birbirlerini etkileyip kolayca örgütlendiklerini gözlemliyoruz.

Ortadoğu'da başlayan diktatörlere karşı ayaklanmalar bu şekilde olmuştu bildiğimiz gibi. Daha kapalı kamünist düzende yaşayan Kuzey Kore, Çin gibi ülkelerde zaten halkın ulaşabileceği bilgiler devletin sunduğu fırsatlar ve limitler dahilinde.

Güzel ülkeme gelince, sözde bir demoktasiyle yönetilen bir ülke Türkiye. Asıl yönetim şekli oligarşi. Son 40 senedir siyaset sahnesine baktığımız zaman hep yönetimde olan aynı kitle, aynı liderler yada onların vasıtasıyla oraya çıkan kişileri görüyoruz. Onlar da çok doğal olarak iktidar hırslarına kapılarak, yerlerini yenilere bırakmak yerine, halkın okuyabileceği, araştırabileceği, düşünmesini sağlayan doneleri kısıtlama yoluna gidiyor.

Sesini çıkart

Evet, bizler daha fazla bilgiye ulaştıkça, daha fazla konuştukça, liderlere ihtiyaç duymadan örgütlendikçe bu hakları kısıtlamak isteyen iktidar sahipleri de olacaktır. Ancak onlara karşı sağlam durabilmek, haklarımızı yedirmemek en büyük görevimiz.

Aksi taktirde bugün çeşitli kılıflar giydirilmiş internete erişim yasakları, yerini daha farklı yasaklara bırakır. O dakikadan itibaren dünyanın son 20 yılda kat ettiğimiz yolu öyle hızlı bir şekilde geriye doğru yürürüz ki kimse ne olduğunu anlayamaz.


V For Vantetta filminde Vandetta'nın mükemmel konuşmasında da bahsettiği gibi "Eğer suçlu arıyorsak aynaya bakmalıyız."

Anlayana...



Sonsuza kadar Turgay Demirel

Tahammülsüzüz hepimiz. Japonya'da ekonomik krizler olduğunda, usulsuzlukler ortaya çıktığında insanların intihar ettiğine dair haberler okuruz zaman zaman. İntiharın iyi bir şey olduğunu söylemek değil amacım. İnsanların şeref, haysiyet sahibi olduğunu, suçu kendinde aradıklarını, büyük bir suç işlediklerini düşündükleri için intiharı son seçenek olarakdüşündüklerini gösteriyor.

Ancak bizim insanımıza bakar mısınız. Akdeniz ikliminin en güzel meyvesinden gelen zeytinyağını örnek almışız kendimize. Herhangi bir sorunda hemen zeytinyağı gibi üste çıkmakta üzerimize yok. Bizler hiç suçlu olmayız, herkesi eleştirebiliriz ancak kendimizi asla...
Çünkü biz herşeyi doğru yaparız...

Bizim koltuklarımız kıymetlidir. Oturduk mu bir kere yerimizden kimse kaldıramaz bizi... Kaç tane siyasi lider gördük Cumhuriyet tarihinden beri. S.Demirel, B.Ecevit, N.Erbakan, T.Özal, M.Yılmaz, T.Çiller... 20'den fazla siyasi lider gelmez aklımıza.. Bir tek onlar yeter bize...

Şimdi ise yeni trend R.T.Erdoğan. Allah'ın izniyle 3. kez Başbakan olmak için adaylığını koydu.. 3. dönem başbakanlığında bir de başkanlık sistemi koyduk mu, 2 dönem de öyle devam eder. Sonrası malum, artık nereye gidersek..

Tabi, insanlar geldikleri makamdan kolay ayrılmadıkları için bir yerden sonra iktidar, güç kör ediyor gözlerini. Kendilerini eleştirmek mi? Haşaa... Kim demiş, nasıl eleştirirmiş. Eleştirenlerin hemen orada kelleleri alınaa.... Ne haddinize koskoca başbakanı eleştirmek. Bunun yeri ve zamanı değil.. Onlar yer ve zaman söyleseler de biz de kendi çapımızda eğlensek.

Ülkeye en tepeden bakınca olaylar böyle olunca haliyle diğer birimlerde de aynı sistematik alır başını gider..

Ne Beşiktaş Başkanı kabul eder eleştiriyi ne Basketbol Federasyonu Başkanı.. Şşşttt onlar başkan, muhalefet etmeyin.

2 Kupayı Umutma, vefasızlık yapma.
Dünya Basketbol Şampiyonasında final oynadık, saygısızlık etmeyin.

Yoksa Başbakanı mı yuhaladın. Stadyum yaptırdı bize..
Sanki cebinden verdi parayı, üstelik Ali Sami Yen arazisi...
Suussss... Her tarafta kameralar var. Gördüm seni başbakana ıslık çaldın, kombineni iptal ediyorum..
Ama hukuk, ceza...
Bak hala konuşuyor, kombineni iptal ettiğim gibi başbakanı protestodan içeri de attırırım.

Peki Turgay Demirel denilen dinazor için ne demeli?

Olayı Fenerbahçe boyutuna indirgemek istemiyorum. İndirsem neler söyleyeceğim ama şimdi değil. Anlatmak istediğim farklı..

Yıllardır yerinden kalkmadığı Basketbol Federasyonu'nda olumlu işler de yapmıştır zamanında ancak artık istenmediğinin, hata üzerine hata yaptığının farkına varmalı.

Taurasi olayını eline yüzüne bulaştırdıktan sonra Fenerbahçe camiasının altında ezildi. Şimdi tek parmak üzerinde oynatılıyor.

Fenerbahçe - Galatasaray Bayan Basketbol final maçının hakem rezaletinden tutun da daha dün Efes PİLSEN - FBÜlker maçına yolladığı hakem Engin Kenerman'ın yönetemediği, saçmaladığı en son olaylar çığrından çıktıktan sonra tribündeki seyircileri tehdit ederek liseli gençler gibi "Çıkışta bekliyorum" demesine varacak kadar aşağılarda gezindiği maça kadar Turgay Demirel sorunluluğu üzerine alıp, çıkıp gitmeli..

Maçta tek bir küfür olmaksızın yapılan protestolara bile katlanamayan hakemler var. Hangi hakla, bir hakem yada saha komiseri tepkisini gösteren taraftarı saha dışına almakla tehdit edebilir? Ama federasyon sen ne yapıyorsun diyeceğine sırtlarını sıvazlayınca suçlu yine tepki gösteren, sesini çıkaran taraftarlar oluyor..





Bugün Galatasaray - Beşiktaş maçında ise Galatasaray taraftarın "Demirel İstifa" demesinden rahatsız olan kralcı hakemler 2 kez anons yaptırıyorlar. Hazımsızlıklarına hukuksuzluk eklemişler kendileri... Küfürsüz, hakaretsiz, protestonun neresi hukuk dışı, lütfen bana izah edin. Neyse ki Barcelona'nın olduğu gibi beyaz mendil sallama kültürümüz yok, salonlara girerken sümüklü mendillerimizi bile almazlar içeri.

Ama hata bizde, yerimizden kalkıyoruz, salonlara basketbol izlemeye gidiyoruz, bir de yetmezmiş gibi beğenmediğimiz şeylere tepki gösteriyoruz. Otursak evde televizyonda ne varsa onu seyretsek ne güzel olacak herşey.


"Eğer taraftarlar olmasa tribünleri yönetmek çok kolay"

PS: Seslerini duyurmaktan çekinmeyen, kurallar dahilinde tepkilerini dile getiren herkese saygılar..



Devlet halktan korkmalıdır

Tam da Türkiye'den umudumu kaybederken izledim filmi. Türkiye gerçeği gibi gitgide güçlenen başbakan, halkın korkuları üzerinden yapılan politikalar, sindirilmiş ve protesto etme gücü elinden alınmış bir halk...


"V for Vendetta" bir süper kahraman filmi. Çok sevmediğim süper kahraman filmlerinden çok farklı ama. Süper kahraman yerine halkın gücünden bahsediyor. Filmin mottosu ise çok çarpıcı
People should not be afraid of their governments. Governments should be afraid of their people
İnsanlar devletlerinden korkmamalı, devlet insanlardan korkmalıdır


Bir devletin başındaki ismin çok güçlü olması her zaman için tehlikelidir. Sembolik bir demokrasiyle sürekli seçilen liderler değil, halkın daimi egemenliği esastır. Daimi güç her zaman halkın elinde olmalıdır.



Sussam gönül razı değil

Son dönemde Türkiye'de olanlar bilmiyorum sadece beni mi rahatsiz ediyor yoksa Türkiye dönüsü olmayan bir yola girdi de kimse sesini mi çikaramiyor. Belki de herkes halinden çok memnundur, sadece benim konustugum, internette takip ettigim, köselerini okudugum insanlar 300-400 kisilik bir gruptur çok da kaale alinmasina gerek olmayan.

Sadece aklima gelen olaylar;

Basbakan Kars'taki heykele ucube der. Üzerinden çok zaman geçmeden birçok kisi de fark eder aslinda heykeli begenmediklerini. Ucube heykel yikilsin diye çalismalar baslar.

Efes PILSEN Spor Kulübü ismi alkolü çagristirdigi için, gençleri tüm kötülüklerden korumak isteyen hükümet tarafindan ismini degistirmek yada yok olmakla karsi karsiya kalir

TAPDK, Tütün ve Alkol Piyasasi Düzenleme Kurulu olmaktan çikip, alkolü Türkiye'den yavas yavas silmek için girisimlerini hizlandirir. Ancak bu konuda Basbakan sevindirici haberi verir. Zaten tiksirana kadar içiyorlar, biz de karismiyoruz.


Hepsinin üzerine kaymak olarak Türk Telekom Arena'da yasananlar ve sonrasi. Açilis günü TOKI Baskani çikip, rahmetli Galatasaray Baskani'nin arkasindan konuşmasını protesto eden onbinlerce Galatasaray taraftarı sadece 150 provakatör olarak gösteriliyor. Kraldan çok kralcı devlet görevlileri protesto eden taraftarları nankörlükle, şerefsizlikle itham ediyorlar. Sahibi olduğu Ege Seramik'in en önemli müşterilerinden birini kaybetmek istemeyen, zamanında CHP'den İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Adayı olmuş, Galatasaray Başkanı Adnan Polat ise hukuki temeli olmaksızın TOKİ Başkanı ve Başbakanı ıslıklayan Galatasaray taraftarlarının parasını ödedikleri kombine kartlarını iptal etmekle tehdit ediyor.

Hepsiyle ilgili saatlerce edecek lafim, sayfalarca yazacagim kelimelerim var ancak anladim ki fayda etmiyor.

SUSSAM GÖNÜL RAZI DEĞİL,SÖYLESEM TESİRİ YOK
Beyhude gamlanma divane gönül
Cümle alemin rızkını veren vardır
Yaptığın hatayı görmüyor sanma
Kalpte gizli en derin sırları bilen vardır

Mal-ı emlakım var deyu güvenme
Arkam var deyu dayanma
Sırt üstü insanı yere varan vardır

Beyhude gamlanma divane gönül
Cümle alemin rızkını veren vardır

Derdime vakıf değil canan
Beni handan bilir
Hakkı vardır şad olanlar
Herkesi şadan bilir

Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil
Çektiğim alamı bir ben birde Allah’ım bilir

Fuzuli



Vergi 101

İstanbul-Bursa yolculuklarında feribot yolculuklarını birçok kişinin aksine sevmem. Birçok kişi dışarı çıkıp, denize bakmaktan zevk alırken, zaten genelde tek başıma yolculuk da yaptığım için sadece üst kata çıkıp denize bakmak çok mutlu etmiyor beni. Sigara yasağı çıktığından beri, açık alandaki sigara yasağını delmek için ara sıra sigara içiyorum o kadar. Onun dışında otobüs içinde olup da kitap okumayı yada film seyretmeyi tercih ederim.


Hele ki İDO tamamen AKP ürünleriyle(Hamidiye Suları, Kanal 24 vs.) iyice antipatik geliyor bana.

Bugün de otobüste kalmayı yeğeledim feribotta dışarı çıkmak yerine. Su almak için yukarıya çıktığımda belediyenin iğrenç Hamidiye sularından almak zorunda kaldım. Belediyenin olmasının yanısıra tadı da gerçekten kötü bu suların. O anda gözüme çarptı Kanal 24'teki başlık.

Her zaman olduğu gibi hükümet sözcüsü Kanal 24, devlet erkanından bir kişiyi ağırlıyordu. Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan...

Ekranda gördüğüm başlık beni çok etkiledi.
Akaryakıt Fiatları
BABACAN: ÖTV'nin yüksek olmasının sebebi toplanamayan gelir vergileridir.

Programın tamamını izleyemedim ancak bu başlık benim için yeterliydi. Yukarıda yazanı anlamak çok da zor değil. Sayın başbakan yardımcısı resmi olarak diyor ki; Devlet, iş adamlarının kazandığı milyonlarca dolardan, ülkede cirit atan kara paradan, yasadışı silah, uyuşturucu, insan ticaretinden toplayamadığı vergileri vatandaşa ÖTV olarak yansıtıyor. Bizler de arabalardaki, bindiğimiz otobüslerdeki benzinde, içtiğimiz sigarada, yaptığımız telefon görüşmesinde bunları finanse ediyoruz. Yani iş adamlarının kaçırdığı vergileri ödediğime göre, bana da %1-2 pay verseler ya.

Üşenmedim birazcık araştırdım. En çok kullanılan 95 oktan kurşunsuz benzindeki toplam vergi oranı %64,8. Bu da bizim dünyanın en pahalı benzinini kullanmamıza neden oluyor. Bizden sonra en pahalı kullanan ülke Norveç(Kişi başı milli geliri dünyanın en yüksek ikinci ülkesi ve Türkiye'nin 5 katından daha fazla) 55 kuruş daha ucuz kullanıyor benzini.

Birçok üniversitede vergilendirme derslerinin ilki "Vergilendirme 101" olarak başlar. Birazcık örnek alsınlar Türkiye'yi de, en güzel vergi sistemi nasıl olur görsünler.



Yağmur Duası

Twitter'da rastladım Radikal Gazetesi'nden Ezgi Başaran'ın yazısına.
Geçen hafta ilköğretim ikinci sınıf öğrencisi İrden, sınıfıyla birlikte İstanbul Halk Ekmek’e ziyarete gitmiş. Ekmek nasıl yapılıyor, görmek için. Dönerken 30 kişilik sınıfın her bir öğrencisinin eline 22 sayfalık bir broşür tutuşturulmuş: “Yağmur Rahmettir.” Alın, okuyun, anafikrini çıkarın. Yarın soracağız.
şeklinde başlayan yazısı İstanbul Halk Ekmek'in hazırlamış olduğu bilimsel gerçeklerle dalga geçen, yağmurun, yağmur duasıyla geleceğini anlatan bir broşür dizisi oluşturmuşlar ilköğretim öğrencilerine dağıtılmak üzere. Başına da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş "Yeni bir bilinç ve şuur oluşturmak için bu kitapta yaşananları okumak ve tatbik etmek ümidiyle" şeklinde not düşmüş.


Benim anladığım kadarıyla oluşturulmak istenen yeni şuur, bilimsel gerçeklerle dalga geçilen, bilimin gerçekliğini yok sayarak toplumun en önemli değerleri gençleri dini gerçeklerle yetiştirmek olsa gerek.

Avrupa'da Orta Çağda kalan bu dinsel, skolastik düşünce sistemi ne kadar acıdır ki günümüz Türkiye'sinde bilim ve teknoloji çağında yaratılmak isteniyor. Evrim teorisinden utanç duyanlar, yağmuru bilimle değil de dualarla gençlere açıklamak isteyenler malesef ki Türk halkının ekonomik sorunlarından siyasi rant elde etme peşindeler.

İstanbul Halk Ekmek, toplumun maddi sıkıntılar yaşayan büyük bir bölümüne Türk halkının temel gıdası olan ekmeği kaliteli ve uygun fiyatla sunmaktadır. Yaptıkları hizmet birçok maddi zorluklarla mücadele eden birçok kişi için hayati önem taşımaktadır. Ancak siyasi emellerini yaptıkları her işin önüne koyanların ne iş ahlakını ne de dini bakış açılarını anlamak mümkün değil.

Ezgi Başaran'ın yazısı için tıklayın



Tahammülün sınırları

İçimden fikirler, kelimeler fışkırıyor. Kendimi nasıl dizginlesem, nasıl sakinleşsem, kimlerle otursam da konuşsam ki diye düşünüyorum sabahtan beri.
Kimse anlar mı, anlasa hak verir mi bana?

Neler oluyor bize böyle. Son 1 hafta içinde yaşadıklarımız nelerin sonucudur, nereye gidiyoruz?

Neden bu kadar tahammülsüz bir toplum haline geldik biz? Kimse kimseye tahammül edemiyor. Kimse kimseyi dinlemiyor. Kimse kendi görüşleri dışında hiçbir görüşe saygı göstermiyor, empati yapmıyor, anlamaya çalışmıyor...

Bursaspor'lular Beşiktaş'a tahammül edemiyorlar. Sırf siyah beyaz diye bir ineği kesmeye kalkıyorlar.
Beşiktaş'lılar bizim semtimizde kimse bize atar yapamaz diyip, Bursa'lılara tahammül edemiyor.

Ankara Üniversitesi öğrencileri, iktidar yada muhalefet hiç bir siyasiye tahammül edemiyor. Kim gelirse onu eleştiriyor.

Bağdat Caddesi'ndeki teyzeler, türbanlılara tahammül edemiyorlar.
Fatih'teki dinciler başı açık kızlara tahammül edemiyorlar.

Burhan Kuzu, öğrencilerin karşısında kurt oluyor, kendisini protesto etmek isteyen öğrencilere tahammül edemiyor. Gerizekalı diyor, polise biber gazı sıktırıyor.

İktidar partisi hatta daha özellikle Başbakan kendi gibi düşünmeyen, kendine muhalefet eden kimseye tahammül edemiyor.

Başbakan'ı protesto etmek isteyen öğrencilere polis biber gazı sıkıyor, darp ediyor. Yetmediği gibi 19 yaşında hamile bir kızın bebeği düşüyor polis onu darp ederken. Biz daha ne oluyor, bu kadar da orantısız güç kullanılır mı derken birileri çıkıyor terbiye sınırlarını ortadan kaldırıp "Kimden peydahlamış" diyor.
Yazarken ellerim titriyor, gözlerim doluyor. Sinirden çıldıracak gibi oluyorum.

Bize neler oluyor, nereye gidiyoruz?



3. Köprüyü Geçen Kadar

Toplam Türkiye nüfusunun %17,8'i İstanbul'da yaşıyor. Yani kaba bir hesap yapacak olursak her 5 kişiden 1 tanesi İstanbul'lu. Sonra, sırasıyla %6,4 ile Ankara, %5,3 ile İzmir, %3,5 ile Bursa geliyor Türkiye nüfusunun barındırması anlamında.

Peki bu kadar çok insan, altyapısı olmayan, her yağan yağmurda seller basan, planlamama konusunda örnek bir şehirde beraber yaşarsa ne olur. Hangi hizmet doğru bir şekilde sağlanabilir ki? Bu şehrin, işsizlik sorunu mu çözülür, yoksa ulaşım sorunu mu?Ancak sağolsun Kadir Topbaş, Binali Yıldırım ve Tayyip Erdoğan üçlüsü İstanbul'un ulaşım sorununu çözmeye karar vermişler. Demişler ki İstanbul'un ulaşım sorununun çözümü 3. köprüdür. Hem de bu köprü İstanbul'un son ormanlık alanların bulunan kuzey tarafından geçsin.

Burada amacım sadece AKP yaptığı için muhalefet etmek değildir. Zaten İstanbul gibi plansız büyüyen bir şehrin Google Earth'den görebildiğimiz yegane yeşil bölgesinin ortasından karayolu geçirecek böylesi büyük bir projeye herkesin karşı çıkması gerekir.

Kadir Topbaş, 3. köprünün geçeceği güzergahı anlatırken ormanlık arazinin en az şekilde zarar göreceğini söylüyor ancak İBB verilerine göre projenin %48'i orman arazisi, %11'i 2B arazisi üzerinden geçecek. Yani %59'luk bölümü orman ve orman niteliğini kaybetmiş olarak tanımlanan arzinin üzerinden geçecek bu projenin.

3. Köprünün geçeceği yer kırmızı ile gözüken yemyeşil, Poyrazköy ile Garipçe arasında

Millet, marketten aldığı 2 tek plastik poşetin hesabını yaparken, 1 Milyon 600 Bin ağacın kesilmesine ses çıkarmamak, bindiğin dalı kesmek değil de nedir?
Aklıma gelen birkaç soru...
  • Kadir Topbaş'ın basın toplantısında belirttiği gibi yollar yapılırken orman arazilerine minimum zarar verilse bile o yolların geçeceği yolların çevresi bir rant merkezine dönüşmeyecek midir?
  • İstanbul'un ulaşım planında önemli bir yere sahip olacak bu yollar üzerinde otel, villa, iş merkezi yapmak isteyecek hiç mi yatırımcı olmayacak? Peki olursa İBB gerçekten bu izinleri vermeyecek midir?

Netice itibariyle, İstanbul gibi büyük kentlerin ulaşım sorununun çözülmesi ancak toplu taşımanın daha yaygın ve daha konforlu (Metrobüs gibi değil) olmasıyla giderilir.

Bu soruların cevabını biliyoruz. Bu yüzdendir ki İstanbul'un kuzey bölgesi için yapılacak bu denli büyük bir projeye siyasi görüşü ne olursa olsun bütün İstanbul'lular karşı çıkmalıdır.

Help end world hunger

Peki, burada internette yapılan muhalefet işe yarayacak mıdır? Hiç sanmıyorum, ancak bu projeye onay verenler, bindikleri dalı kestiklerine birgün çok pişman olacaklardır. Doğa ile oyun oynanmaz...



12 Eylül İzlenimleri


Uzun zamandir bekliyorduk 12 Eylül gününü.
Yaklasik 3 aydir televizyonlarda, meydanlarda, cami avlularinda yapilan mini mitinglerde, eline mikrofon alanin aydin oldugu tartisma platformlarinda(!)...

Hepimiz, kendimize göre bir durus sergileme gayretine girdik. Ancak siyasi parti liderleri birbirlerine karsi belden asagiya vurdukça imamlarin gazina gelen cemaat misali herkesten daha heyecanli olan kralcilar basladilar ona buna sallamaya. Kimi bakanlar, milletvekilleri çikti bizleri aptal ilan etti, kimi boy pos muhabbetinde mezurasıyla ortalıkta dolaştı.

Bense iktidar partisinin bizlere oylamamiz için sundugu anayasa paketini okumadan karar vermek istemedim. Okuduktan sonra da edinmis oldugum izlenim, yeni anayasa degisiklik teklifinin özellikle yargi üzerinde hem yasama hem de yürütmeyi elinde bulunduran dönem iktidarinin çok büyük bir etkisi olacagi yönünde oldu.
Derneklerde bile tek bir birime sinirsiz güç verilmez. Yönetim Kurulu'nu denetleyecek Denetim ve Disiplin Kurul'lari ile yapilacak hatalar, yanlisliklar, kisisel çikarlarini kurum çikarlarinin üstünde tutanlarin denetlenmesi, gerektiginde yargilanmasi saglanir.


Ancak tarihte nasil anilacagini simdiden kestirmenin güç oldugu 12 Eylül 2010 Anayasasi iktidar sahiplerine neredeyse sinirsiz diyecegimiz bir güç veriyor ve beni asil korkutan yakın gelecekte Atatürk'ün gençlige hitabesinde de öngördügü, iktidar sahiplerinn sahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit ettirmeleridir.

Umuyorum bugün AKP'nin samimiyetine güvenenler, ellerine verdikleri bu sinirsiz gücü kötü niyetli olarak kullanacak iktidarlari seçmezler. Yada umalim da kimse vermis olduklari bu sinirsiz güçten dolayi pismanlik yasamaz ileride...

2002 yilindan beri AKP'nin kazandigi her seçimde AKP'nin rejim üzerinde oynayabilecegini tahmin ettigimiz oyunlar ötürü paranoyak bir sekilde yasadik, AKP'yi, halki suçladik. Ancak artik bu korkulardan arinarak muhalefet üzerinde olusturulacak bir baskiyla muhalefet partilerinin kendine çek-i düzen vermesi saglanmali, AKP'ye oy veren %60'lik kesim aptaldir söyleminden öte, onlarin istekleri, oy verme sebeplerini muhalefetin anlaması sağlanmalıdır. Herşeyden önce oy pusulasına sahip çıkamayan bir Ana-muhalefet Partisi Başkanı istifa ederek başlayabilir mesela.



Kim bu Fethullah Gülen

Bazen ben gerçekten anlamıyorum Türkiye'yi kimlerin yönettiğini, siyasetin hangi temeller üzerinde oturduğunu, kimler tarafından yönlendirildiğini.

Bir adam var. Adı Fehullah Gülen.
1980 Askeri Darbesinden önce İzmir'de vaizlik yapan bu adam, vaazlarında ağladığı, insanları etkilediği için vs. ünlü olmuş sonrasında 2000 yılında Türkiye Cumhuriyeti'ni devirmek amacıyla yasadışı terör örgütü kurmaktan dava açılmış, 2006 yılında bu davadan cürüm ve şiddete başvurarak teşekkül oluşturduguna dair delil olmadığından beraat etmiştir.

Ancak bu bahsettiğimiz şahıs sürekli olarak ABD, Pensilvanya'daki malikanesinden Türkiye siyasetini yönlendirecek açıklamalar yapıyor.
Geçtğimiz günlerde, referandum öncesi yaptığı "Ölüler Bile Mezarlarından Çıkıp Evet Oyu Versin" açıklamasından sonra bugün de "Herkes En Az 10 Kişiyi Sandığa Götürmeli" demiş sağolsun.
İyi etmiş, güzel etmiş ama bu şahıs parti başkanı mıdır, siyaset bilimci midir yoksa Türkiye'nin gizli eş başkanı mıdır? Eğer bilen biri varsa lütfen bana açıklasın.



Referandumda HAYIR diyorum. Çünkü,

Daha önce karar vermiştim körü körüne, partizanlık yapmaksızın referandumda vereceğim kararı inceleyerek vereceğime. Zaten biz değil miydik her zaman körü körüne, cemaatler gösterdi diye, 1 poşet kömür verildi diye körü körüne oy verenlere kızan. Hatta bir anayasa değişiklik paketinin oylanacağı referandumu boy, pos kavgası karıştırıp oy toplamaya çalışanlara kızanlar.


Neyse, indirip Anayasa Değişikliği Karşılaştırmalı Teklif Paketini karşılaştırmaya ve bilgimin yettiğince değerlendirmeye çalıştım.

Paketin tüm maddelerinin üzerinden tek tek geçtiğimiz taktirde bazı maddeler dışında olumlu değişiklikler olduğunu görmek çok mümkün. Bunlara çocuklar, kadınlar ve engellilerle ilgili pozitif ayrımcılık içeren, sendikal yeni hakların içeren maddeleri örnek verebiliriz. Ancak bunlarla beraber AKP'nin bugüne kadar sürekli olarak kısıtladığı özel hakların gizliliğini anayasal olarak koruma altına almak istemesi bana biraz ironik gözüktü.

Peki bu bahsettiğimiz maddeler referanduma gerek duyulmaksızın meclis kararıyla değiştirilemez miydi, bunu sorgulamak gerekiyor. Hem de bütün partilerin ortak kararıyla geçirilebilirdi ancak bizlerin oylaması gereken maddeler arasında

Madde 146 Anayasa Mahkemesi'nin üyelerinin seçimini
Madde 159 Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun üyelerinin seçimini

belirleyen 2 madde bulunuyor. Bu maddeler yargının üyelerinin seçimlerinde Adalet Bakanlığı ve TBMM'nin söz söyleyeceği, dolayısıyla güçler ayrılığı ilkesinin kesin bir şekilde ihlal edildiğini görüyoruz.

Bunun dışında zaten bu 2 maddenin HAYIR oyu vermek için yeterli olmasına rağmen parti kapatmaları ile ilgili
Siyasî partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Bassavcısının talebi üzerine, Türkiye Büyük Millet Meclisinde grubu bulunan her bir siyasî partinin beser üye ile temsil edildigi ve Meclis Baskanının baskanlıgında olusturulacak Komisyonun üye tam sayısının üçte iki çogunlugu ve gizli oyla verecegi izin üzerine açılacak dava, Anayasa Mahkemesince kesin olarak karara baglanır. Komisyonun bu kararı, yargı denetimi dısındadır. Reddedilen izin basvurusunda ileri sürülen sebepler, hiçbir sekilde yeni bir basvuruya konu olamaz. Siyasî parti gruplarında ve Türkiye Büyük Millet Meclisinde izin konusunda görüsme yapılamaz ve karar alınamaz.
madedsi bana sanki manidar geldi.

O yüzden Egemen Bağış ve Ertuğrul Günay HAYIR oyu verenler için aptal demiş ancak ben yine aptallık yaparak HAYIR diyorum.



12 Eylul Referandumunda

12 Eylul'de yapilacak olan Anayasa Degisiklik Paketi referandumunda EVET mi yoksa HAYIR mi diyecegiz. Referandumun yapilmasina yaklasik 1 aylik bir surenin kalmis olmasina ragmen cevremdeki hemen hemen hic kimsenin -ben de dahil- oylayacagi referandum taslak paketinde neler oldugu konusunda bilgisi olmadigini fark ettim.

Peki Turkiye Cumhuriyeti'nin Anayasasini degistirmek icin gidecegimiz referandumu bir siyasi partinin guven oylamasina donusturmek dogru mudur? Herhalde bu Anayasa Degisiklik paketinin oylanacagi referandumda kararimizi paketi okuyarak ve hukuk dilinden anladigimizca kendimize gore yorumlayarak oy vermemiz gerekmektedir. Ancak referandumda oy verecek olan yaklasik 40 Milyon Turkiye Cumhuriyeti vatandasinin buyuk cogunlugu siyasi partilerin belirlemis oldugu kararlara uyarak Anayasa Degisiklik paketini gormeksizin sadece referandumu AKP'nin iktidar doneminin sorgulanacagi bir guven oyu haline getirdigi artik cok aciktir. Umuyordum ki muhalefet bu referandumu AKP'nin bir guvenoyu cizgisine sokmaz ki sonradan olasi bir EVET cevabi ile zor durumda kalmasin.

Hatta bunun yaninda Turkiye'ye gelmekten bile korkarak ABD Pensilvanya'da satosunda yasayan Fetullah Gulen bile siyasetin yonunu belirlemeye calisarak "Mezardakiler bile cikip EVET oyu vermelidir" diye yapmis aciklamasini...

Bunlarin yaninda 1980 darbesi sonrasinda olusturulan 1982 Anayasasi, ozellikle toplumsal ve bireysel ozgurluklerin bircogunun kisitlamasinin da getirdigi bir sonuc olarak degistirilmesi gerekliligi tum cevreler tarafindan kabul gormustur.

Peki, biz ne yapacagiz? Ben de bir sonraki yazimda Anayasa Degisiklik paketini okuduktan sonra EVET mi HAYIR mi diyecegimi sebepleriyle birlikte yazmaya calisacagim.